8 Ocak 2014 Çarşamba

Gök bilimciler, Dünya’dan 160 bin ışık yılı uzaklıktaki bir süpernovanın kalıntısını gözlemlemeyi başardı. İncelenen SN 1987A, Alman gök bilimci Johannes Kepler tarafından ilk kez 1604 yılında gözlemlenmişti.



Bilim insanları, Dünya’ya en yakın mesafedeki süpernova patlaması SN 1987A’nın kalıntılarını gözlemledi.
Şili’de bulunan Atacama Büyük Milimetre/milimetre-altı Dizgesi (ALMA) ile yapılan yeni gözlemlerle, teleskop ilk kez bir süpernovaya ait kalıntıların yeni oluşmuş tozlarla dolu olduğunu tespit etti. Gözlemlenen tozların yeterli miktarda yıldızlar-arası ortama geçiş yaptıkları belirlenirse, çoğu gökadanın nasıl olup da tozlu ve karanlık görünüşe sahip olduğu açıklanabilecek.
Gökadalar dikkate değer biçimde ‘tozlu’ yerler olabilirken, özellikle Evren’in erken dönemlerinde gerçekleşmiş olan süpernova patlamalarının, bu tozun ana kaynağı olabileceği düşünülüyor. Ancak bir süpernovanın toz-üretme yeteneğine ait doğrudan kanıtlar bugüne kadar yeterince elde edilemedi. Süpernovalar ayrıca, genç ve uzak gökadalarda bulunan verimli miktardaki tozdan sorumlu tutulamadı.
ALMA ile yapılan gözlemler ise bu durumu değiştirecek gibi görünüyor.
Araştırmada yer alan ABD Ulusal Radyo Gökbilim Gözlemevi (NRAO) ve Virginia Üniversitesi’nden Remy Indebetouw, "Görece yakın ve genç bir süpernova kalıntısının tam ortasında toplanmış çok miktarda toz kütlesi bulduk... İlk kez tozun oluştuğu yeri görüntülemeyi başardık, bu, gökadaların evrimini anlamak için oldukça önemli" ifadesini kullandı.
YÜZYILLAR ÖNCE GÖZLEMLENMİŞTİ
Uluslararası gök bilimci ekibi, yeryüzünden yaklaşık 160 bin ışık-yılı uzaklıkta, Büyük Macellan Bulutu’nda bulunan Süpernova 1987A’nın ışıldayan kalıntısını gözlemek için ALMA teleskopunu kullandı. SN 1987A, Johannes Kepler’in 1604 yılında Samanyolu içindeki bir süpernova gözleminden sonra gözlenen en yakın süpernova patlaması olarak biliniyor.
Gök bilimciler patlamadan sonra saçılan gazların soğuduğunu, çok miktarda tozun, kalıntının soğuk merkezi bölgesinde; oksijen, karbon ve bağlı silikon molekülleri şeklinde bir araya geldiklerini tahmin ediyor. Bununla birlikte, patlamadan sonraki ilk 500 gün içerisinde SN 1987A’nın kırmızı ötesi teleskoplarla yapılan daha önceki gözlemleri, çok az miktarda sıcak toz maddesi tespit etmişti.
Araştırma ekibi ALMA’nın benzersiz çözünürlük ve duyarlılığı ile milimetre ve milimetre-altı ışıkta daha çok parlayan, çok daha uzaktaki bol miktarda soğuk gazı görüntülemeyi başardı. Gökbilimciler patlamadan geriye kalan süpernova kalıntısının Güneş’in kütlesinin dörtte biri miktarında yeni oluşmuş toz içerdiğini tahmin ederken, çok miktarda karbon monoksit ve silikon monoksit bileşiminin de izine rastlandı.
Indebetouw, "SN 1987A özel bir yer, çünkü henüz çevresindeki ortamla karışmadı, bu yüzden gördüğümüz şeyler orada üretilen şeyler... Kendi türünde bir ilk olan yeni ALMA sonuçları, basitçe birkaç on yıl öncesine kadar var olmayan maddeyle dolup taşan bir süpernova kalıntısını gözler önüne seriyor” yorumunda bulundu.
Bununla birlikte, süpernovalar toz taneciklerini hem oluşturuyor hem de yok edebiliyor.
TEORİ GÜÇLENİYOR
Başlangıçta gerçekleşen ilk patlamanın şok dalgaları uzaya doğru saçılırken, daha önce NASA/ESA Hubble Uzay Teleskopu ile de görülen, parlak madde halkaları oluşuyor. Yaşamının sonuna gelen kırmızı dev yıldızın patlamasıyla dışarıya atılan maddenin bir kısmı, bu gaz zarfına çarptıktan sonra, kalıntının merkezine doğru geri dönüyor.
Indebetouw, "Bir noktada, geriye dönen bu şok dalgası biriken toz yığınlarına çarpacaktır... Böylece orada bir miktar toz şiddetli bir rüzgara maruz kalıyor. Ancak bunun miktarını tahmin etmek zor — belki sadece bir miktar, muhtemelen yarısı ya da üçte ikisi kadarı" açıklamasını yaptı.
Tozdan yeterli miktarda geride kalanlar yıldızlar-arası ortama geçiş yapabilirse, gök bilimcilerin Evren’in erken dönemlerinde tespit ettikleri verimli tozların sorumlusu bulunabilir.
Londra Üniversitesi’nden Mikako Matsuura, "İlk oluşan gökadalar gerçekten oldukça tozlular ve bu toz gökadaların evriminde önemli bir rol oynuyor... Bugün tozun birkaç farklı şekilde oluşabileceğini biliyoruz, ancak Evren’in erken dönemlerinde bunların çoğu süpernovalardan gelmiş olmalı. Sonunda bu teoriyi desteklemek için doğrudan bir kanıtımız var” ifadesini kullandı.
astronomidiyari.com

27 Kasım 2013 Çarşamba

Kimilerine göre o gün Sierra Nevada Dağları için tam bir çan havasıydı. Ocak ayında, güneş İspanya'nın Granada İli'ne bağlı Albayzin ilçesi üzerinde batarken, Veleta zirvesi üzerinde sanki başına bir çan geçirilmiş gibi görünen devasa bir bulut belirdi. Bu tür bir şapka bulutu, dağ zirveleri tarafından yukarıya doğru itilen hava sayesinde oluşur. Böyle bir bulut oluştuğunda, içerisindeki hava soğur, nem bakımından doygun hale gelir ve sonunda bünyesinde bulunan su molekülleri damlacıklar halinde yoğuşur. Hava genelde yatay olarak hareket ettiğinden, pek çok bulutun alt kısmı neredeyse dümdüzdür ve buna bağlı olarak çan biçimindeki bu tür bulut yapıları olağandışıdır. Dikine dalgalar, yukarıda da görüldüğü gibi, ilave merceksi bulut tabakaları da yaratabilmektedir. Böyle büyük bir bulutun çabuk değişen boyutları ile gün batımının bir anlık mükemmel rengini dikkate alırsak, bu günü hünerli bir fotoğrafçının başarılı bir günü olarak da değerlendirebiliriz.

25 Kasım 2013 Pazartesi

1997 yılının en görkemli kuyrukluyıldızı seçilen Hale-Bopp, oldukça etkileyici bir manzara yaratmıştı. ABD'nin Kaliforniya eyaletine bağlı Joshua Tree Ulusal Parkı'nda 6 Nisan 1997'de çekilen bu fotoğrafta, Hale-Bopp Kuyrukluyıldızı'nıIndian Cove kamp alanı üzerinde görüyoruz. Altı dakikalık pozlama ile çekilen fotoğrafta, ön plandaki kayalar bir fener kullanılarak kısa bir süre için aydınlatılmış. Güneş ışığını yansıtan beyaz renkli toz kuyruğunun üzerinde mavi tonlara sahip etkileyici bir iyon kuyruğu mevcut. Hale-Bopp Kuyrukluyıldızı dış güneş sistemine dönüp, solgunlaşana kadar bir yıldan daha uzun bir süre boyunca çıplak gözle izlenebilmişti. Şimdi dünyanın dört bir yanındaki gökyüzü sevdalıları bu hafta içerisinde Güneşimizle buluşacak ISON Kuyrukluyıldızı'nın Hale-Bopp'dan daha görkemli bir kuyruk sergileyip sergilemeyeceğini görmek için bekliyorlar.

24 Kasım 2013 Pazar

Türkiye' nin Endemik Çiçekleri


Endemik bitkiler, bulundukları habitatın ekolojik özellikleri nedeniyle sadece o ülkede ya da bölgede yetişen, dünyanın başka bölgesinde yetişme olasılığı olmayan bitkilerdir. Canlılar doğal engellerle karşılaştıklarında yayılışları kesintiye uğrar, topluluklar parçalanıp farklılaşır. Türlerin gen yapıları değişir ve yeni türler ortaya çıkar. Bir alandaki endemizm oranı o alanın jeolojik olarak eskiliğine, izolasyon derecesi ve süresine, topografik özelliklerine bağlı olarak değişir.

Ülkemizde ki bazı endemik çiçek türleri:

Campanula ekimiana – Kızılcahamam çançiçeği – Kızılcahamam çıngırakotu (Campanulaceae – Çançiçegiller) 

Çançiçeğigiller, dünyada 90 cins ve 2500 türle temsil edilir. Türkiye’de bu aileden 6 cins ve 147 tür vardır. Çançiçeği (Campanula), bu ailenin en büyük cinsidir. Türkiye’de 112 türü vardır, bunların 60’ı endemiktir (endemizm oranı %53.6). Kızılcahamam çançiçeği, çok yıllık bir bitkidir. Temmuz ayında çiçek açar. Kızılcahamam - Işıkdağ arasındaki volkanik kaya çatlaklarında yetişen bir nokta endemiğidir. Toplam iki kilometrekareden daha dar bir alanda, 250-300 bireyle temsil edilmektedir. Bitkinin doğal olarak yetiştiği alanlar, günümüzde koruma alanı niteliğinde değildir. Tohumları gen bankasına aktarılan tür, NGBB de yetiştirilerek koruma altına alınmıştır. İlk kez 1983 yılında Prof. Dr. Adil Güner tarafından keşfedilmiş, 1985 yılında bilim dünyasına tanıtılarak Prof.Dr. Tuna Ekim şerefine adı verilmiştir.
 IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: EN – Endangered – Tehlikede


Centaurea tchihatcheffii – Yanardöner – Sevgi çiçeği (Asteraceae – Papatyagiller)

 Tek yıllık bir bitkidir. 900-1000 metre yükseklikte, bozkır ve tarlalarda yetişir. Mayıs-haziran aylarında çiçek açar. Ankara ve Afyonkarahisar’da bulunur. Türkiye’de 100’den fazla endemikle temsil edilen peygamber çiçeklerinden biri olan yanardönerin yayışış alanı sadece Ankara-Mogan gölü çevresindeki çok sınırlı bir alandır. İlk defa Rus doğa bilimcisi P. A. Tchihatcheff tarafından 1848 yılında keşfedilmiş; 1854 yılında, türü bulanın adına izafeten “Centaurea tchihatcheffii” adıyla yayınlanarak tanıtılmıştır. Ankara’da Gölbaşı, Mogan Gölü çevresi ve Gölbek’te, özellikle ekin tarlalarında yetişir. Son yıllarda Kulu çevresinde bir populasyonu daha bulunmuştur. Tekyıllık, bozkır bitkisi olan yanardöner, parlak kırmızı renkli çiçekleriyle dikkat çeker. Tarlalarda yetiştiği için yapılan arsız ot mücadeleleri sırasında populasyonu ciddi zarar görmektedir. BERN Sözleşmesi’nde yer alan bitkiler arasında yer alan gösterişli çiçeklere sanhip bu bitki, süs bitkisi olarak sokak satıcıları tarafından satılmaktadır.

Astragalus beypazaricus – Beypazarı geveni (Fabaceae – Baklagiller) 

Çok yıllık bir bitkidir. 600 metre yükseklikte, bozkırda yetişir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Ankara’da bulunur. Adını Ankara’nın Beypazarı ilçesinden alır. Dünyada sadece Beypazarı’nda yetişir. 1998 yılında Türk ve Alman araştırmacılar tarafından keşfedilmiştir. Ülkemizdeki 425 geven türünden biridir. Populasyon çok zayıftır ve Beypazarındaki alanda yaklaşık 100 bireyle temsil edilmektedir.
 IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: CR - Critically endangered – Çok tehlikede

Thermopsis tursica - Piyan, Eber Sarısı (Fabaceae – Baklagiller)

Çok yıllık bir bitkidir. 950-1050 metre yükseklikte, bataklık göl yanında yetişir. Mayıs ayında çiçek açar. Konya’da bulunur. İlk kez 1982 yılının mayıs ayında Akşehir Gölü, Yasıyan’da (Güzelçayır) keşfedilmiş, daha sonra, Eber Gölü kıyılarında da saptanmış ve son zamanlarda “Eber sarısı” adıyla anılmaya başlanmıştır. Türkiye’den tür adını almıştır. 
IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: CR - Critically endangered – Çok tehlikede

Crocus asumaniae – Asuman çiğdemi (Iridaceae – İrisgiller) 

Çok yıllık bir bitkidir. 900-1250 metre yükseklikte, dağınık quercus ormanlarında yetişir. Ekim-aralık aylarında çiçek açar. Antalya da bulunur. Bu güzel çiğdem türü, adını Türk botanikçi Prof. Dr. Asuman Baytop’tan almaktadır.

 IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: EN - Endangered – Tehlikede

Iris sprengeri (Iridaceae – İrisgiller) 

Çok yıllık bir bitkidir. 1000-1980 metre yükseklikte, kayalı bozkırlar ve yamaçlarda yetişir. Nisan-mayıs aylarında çiçek açar. Konya, Niğde, Aksaray’da bulunur.

Verbascum phrygium (Scrophulariaceae – Sıracaotugiller) 

 İki yıllık bir bitkidir. 1400-1800 metre yükseklikte, nehir kenarları, dağlık yamaçlar ve otlaklarda yetişir. Temmuz-ağustos aylarında çiçek açar. İzmir ve Konya’da bulunur.

Fritillaria carica – Karya ters lalesi, Ağlayan gelin (Lilaceae – Zambakgiller) 

F.carica, ülkemizde ikisi de endemik olan iki alt türle temsil edilir. Çok yıllık bir bitkidir. 200-1500 metre yükseklikte, Pinus brutia ve Pinus nigra ormanı, kayalı yerler, kalkerli bölgelerde yetişir. Mart-mayıs ayları arasında çiçeklenir. İzmir, Muğla ve Antalya’da bulunur. Geceleri biriken su, gündüzleri yapraklarından aşağı süzülür ve bu görünümüyle “Ağlayan Gelin” adıyla da bilinir.

Sedum lydium (Crassulaceae – Damkoruğugiller)

Çok yıllık bir bitkidir. 1200 metre yükseklikte, dağların yaş, yosunlu bölümlerinde bulunur. Haziran-temmuz aylarında çiçek açar. Batı, Güneybatı ve Orta Anadolu’da yayılım gösterir.

Heracleum platytaenium – Tavşancıl otu, Baldırgan, Kamşam, Öğrek otu (Apiaceae-Maydanozgiller)

Yaşamı boyunca bir kez meyve veren (monokarpik) bir bitkidir. Karışık ormanlar, kayalık yamaçlar, dere kenarları, kıyılarında bulunan bir bitkidir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Kuzey, Batı ve Orta Anadolu’da dağılım gösterir. 2 metreye kadar boylanabilir.


 IUCN-Kırmızı Liste kategorisi: lc - Least concern – En az endişe verici

Dianthus anatolicus – Anadolu karanfili (Caryophllaceae – Karanfilgiller)

Çok yıllık bir bitkidir. 500-2200 metre yükseklikte, kayalık yerler, taşlık çayırlar, çalılık ve makiliklerde yetişir. Haziran-temmuz arasında çiçek açar. Batı ve Orta Anadolu’da dağılım gösterir.

Euphorbia anacampseros var tmolea (Euphorbiaceae – Sütleğengiller)

Çok yıllık bir bitkidir. 1200 metrenin üzerindeki kayalık yamaçlar ve friganada yetişir. Haziran ayında çiçek açar. Sadece İzmir’de bulunur.


Salvia wiedemannii (Lamiaceae – Ballıbabagiller)

Çok yıllık odunsu ot formunda bir bitkidir. 500-1400 metre yükseklikte, kireçtaşı yamaçlar Pinus nigra içeren artemisya bozkırları, yol kenarları ve yakın tarlalarda yetişir. Mayıs-temmuz aylarında çiçek açar. Orta Anadolu (Ankara, Eskişehir, Konya, Kütahya)’da bulunur.

Bellevalia rixii - Mor sümbül (Lilaceae – Zambakgiller)

Çok yıllık otsu bir bitkidir. Kalkerli ve şistli çağıllıklarda yetişir. Mayıs ayında çiçek açar. Sadece Van’da, 2800-3000 m yükseklikte bulunur. İlk defa 1972’de Çuh Geçidi’nde Rix tarafından keşfedilmiştir.


Kaynak

23 Kasım 2013 Cumartesi

Gökyüzünde neler oluyor öyle? Aslına bakarsanız, İzlanda'daki bu soğuk kış gecesinde pek çok şey oluyor. İlk olarak, ön planda İzlanda'nın en büyük buzulu olan Vatnajokull görülüyor. En solda, sanki buzuldan bir yanardağdan fışkırıyormuş gibi görünen parlak kutup ışıkları mevcut. Gökyüzündeki kutup ışıklarını, altlarında yer alan Jökulsárlón gölünün sakin sularından yansırken görebiliyoruz. Manzaranın en sağında, arkasında bulunan bir başka kutup ışığı ile yeşil bir tona bürünmüş uzun ve tuhaf görünümlü bir merceksi bulut duruyor. Merceksi bulutun hemen üzerinde ise çok geniş bir yelpazede renkler sergileyen sıradışı yanardönerli merceksi bulutlar mevcut. Merceksi bulutların çok ötesinde batmakta olan Ay'ı, uydumuzun da ötesinde ise batmakta olan yıldızları görüyoruz. Yukarıdaki manzara 2012 yılında, Mart ayı sonlarında kaydedilmiş.

21 Kasım 2013 Perşembe




Christmas Adası diye de bilinen ve 388 kilometrekarelik yüzölçümüyle yeryüzünün en büyük mercan adası olan Kiribati'de her yıl Aralık ve Ocak ayı arasında milyonlarca yengeç çiftleşmek için bir araya geliyor. Yaklaşık 120 milyon yengeçten oluşan bu topluluk her yıl adaya 75 trilyon yavru bırakıyor. Yengeçlerin en büyük düşmanı ise otomobiller. Her yıl yavruların %15' i otomobiller altında can veriyor.

18 Kasım 2013 Pazartesi

Uzay’da yaşam mor renkli olabilir... Gök bilimciler, gelecekte keşfedilecek Dünya dışı gezegenlerde bulunması muhtemel bazı bakterilerden dolayı mor renge sahip olabileceklerini belirtti. Hatta, mor rengine odaklanarak, Dünya dışı yaşam arayışında sonuç alma ihtimalinin artacağı öne sürüldü.

Bilim insanları, Uzay’da akıllı varlıkların olup olmadığı sorusuna yanıt bulmak için arayışlarına devam ediyor. Yapılan araştırmalarda, dünyanın sahip olduğu biyolojik özelliklere göre karşılaştırma yapılıyor.
Araştırmacılar, dünyadaki yaşamın 3.8 milyar yıldır var olduğu öngörülerek, dış gezegenlerdeki değişimi de bu zaman dilimine göre değerlendiriyor.
Astrophysical Journal dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan Esther Sanroma, “Geride kalan 3.8 milyar yılda dünyanın görünümü fazlasıyla değişti. Gezegenimiz, diğer küçük ve kayalık gezegenlerin araştırılmasında bir kılavuz olacak” ifadesini kullandı.
Arkeyan Çağı’nı temsil eden 3 milyar yıl önce, Dünya’nın mor bir bakteri tarafından kaplı olduğu düşünülüyor. Fotosentez özelliği bulunan ve kara ve denizleri kaplayan mikroorganizma, Dünya’nın bir zamanlar sahip olduğu basit yaşam formunu temsil ediyordu.
Sanroma’nın ekini, mikroorganizmanın Dünya genelindeki dağılımını gösteren modeller çıkararak, farklı iklim koşulları bulunan bölgelerdeki görünür ve yakın kızılötesi radyasyonun gezegenimizden nasıl yansıdığını belirledi. Günümüzde mor olan her yer, çöller, bitki örtüleri ve kayalık alanlarla yer değiştirdi.
‘MOR UZAYLI FORMLARI’
Dünya dışı gezegenlerde yaşam aranırken Dünya’nın geçmişteki görünümünü model alan araştırmacılar, gezegenimizin modern değil ancak mor haline yakın yabancı gök cisimleri bulabileceğmizi düşünüyor.
Discovery News’in haberine göre, tespit edilecek yaşam formlarının Dünyamızdaki gibi gelişmiş seviyede olma ihtimalinin düşük tutulması, mor renkli gezegene rastlama beklentisini yükseltiyor.
Gök bilimciler, 2011’de yaptıkları araştırmada özellikle çift yıldızlı sistemlerde ortaya çıkacak yaşam formlarının ‘mor renk’ teorisini destekleyeceğini öne sürmüştü.
Güneş benzeri yıldızların yüzde 25’inden fazlası ve kırmızı cücelerin en yaz yarısı çift yıldız sisteminde yer alıyor. Bu durum, birçok keşfedilmeyi bekleyen gezegende mor ötesi spektrumda hatta siyah bitki formlarının fotosentez yapıyor olabileceğini savunuyor.
Bilim insanlarının bin yıl öncesine ait köpek dişlerinden elde ettiği bilgiler, köpeklerin kökenlerinin sanıldığı gibi Ortadoğu’ya değil, Avrupa’ya ait olduğu ve ilk kez Avrupalı avcılar tarafından evcilleştirildiklerini gösterdi. Yeni bulgular, kurtların evcilleşerek avcı köpeklere dönüştüğünü öne sürdü.

Köpeklerin kökenlerine ait kabul edilen teoriler, bin yıl öncesinden kalan fosiller üzerinde yapılan araştırmayla tamamen değişti.
Science dergisine açıklama yapan California Üniversitesi’nden biyolog Robert Wayne, antik kalıntılardan elde edilen DNA’nın köpeklerin kökenleri hakkında yeni bilgiler sunduğunu belirtti.
Wayne, “Modern köpeklerin kökenlerinin düşünüldüğü gibi Ortadoğu veya Asya’dan değil, Avrupa’dan geldiğini ve yaklaşık 20 bin yıl önce ortaya çıktıklarını belirledik” dedi.
Science dergisinde bugün yayımlanan araştırma, insanın en iyi dostu köpeklerin antik zamanlarda nasıl evcilleştirildikleri sorusunu da gündeme getirdi.
Araştırmacılar, köpeklerin 12 bin ila 30 bin yıl öncesindeki dönemde insanlarla yaşamaya başladığını düşünüyor. Bu dönemde, evcilleşmenin Ortadoğu, Afrika, Avrasya ve Asya’nın doğusunda yaşandığı tahmin ediliyor. Nasıl evcilleştirildikleri sorusuna da, kurtların insanlarla yaşamaya başlamasıyla, zamanla antik avcı köpeklere dönüştükleri cevabı veriliyor.
Bazı bilim insanları ise evcilleşmenin, tarımın güçlenmesiyle başlayan yerleşik hayatla, insanların arkalarında leş bırakmaya başladığı ve köpeklerin de bu şekilde beslenerek gerçekleştiğini savunuyor.
DNA ANALİZİNDEN ÇIKAN ÖYKÜ
Wayne ve meslektaşları, araştırmalarında 10 antik kurt benzeri hayvanla, sekiz köpek benzeri hayvanın 1000-36.000 yıl öncesine ait mitokondriyal DNA (sadece anneden geçen) örneklerini analiz etti. Ayrıca, 77 köpek, 49 kurt ve dört çakaldan DNA örnekleri alındı ve DNA izleri evrimsel ağaç diyagramında gruplandırıldı.
Modern köpeklerin gruplandırması modern kurtlarla çok yakın çıkmasa da, antik köpek DNA’larıyla benzerlik gösterdi.
Sonuçlar, köpeklerin Avrupa’da tarımsal hayatın başlamasından önce, avcı-toplayıcı Avrupalılar tarafından 18-32 bin yıl önce evcilleştirildiğine işaret etti.
Wayne, avcı-toplayıcıların köpekleriyle farklı bölgeleri dolaştığını, bu yüzden Ortadoğu gibi bölgelerde köpeklerin kurtlarla çiftleşmesi nedeniyle kökenlerinin Ortadoğu’da yattığına inanıldığını belirtti.
Ayrıca, Rusya’da ve Belçika’da bulunan, sırasıyla 33 ve 36 bin yıl öncesine ait kafatasları, köpeklerin farklı bölgelerde evcilleştirilmeye çalışıldığına işaret etmişti. Ancak tüm denemeler başarılı olamadı.
ABD’li araştırmacılar, genetiği değiştirilmiş bir virüsü mikroskobik elektrot kablolar üzerinde serbest bırakarak önemli bir gelişmeye imza attı. Araştırmada, lityum-hava bataryalarının güçlerinin artırılabileceği anlaşıldı.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) araştırmacıları, elektronik cihazlarda mühendisleri en zorlayan konulardan biri olan batarya ömründe önemli bir adım attı.
Lityum-hava bataryaları, ağırlıkları artırılmadan kapasiteleri yükseltilbildiği için özellikle elektrikli otomobillerde uzun menzilli yolculukların anahtarı olarak görülüyor. Ancak bataryaların elektrotlarını uzun ömürlü kılmak için gereken teknolojinin henüz geliştirilememiş olması, şarj sürelerinin de beklenenden kısa olmasına yol açıyor.
MIT araştırmacıları, lityum-hava ve lityum-iyon bataryalardaki sorunu aşmak için, bataryaların üretim sürecinde kırmızı kan hücresi büyüklüğündeki nano kablolara biyo-mühendislik ürünü virüsler ekledi.
VİRÜS MOLEKÜL ÇEKİM GÜCÜNÜ ARTIRIYOR
iO9 sitesinin haberine göre, M13 adı verilen virüs, zamanla kabloların yüzeyinde yayılıyor ve batarya şarj olurken veya şarjı tükenirken elektrokimyasal faaliyetin alanını genişletiyor.
İstridyenin kabuğunu büyütmek için denizden kalsiyum çekmesi gibi, M13 virüsün yardımını alan nano kablolar oda sıcaklığındaki sudan metal moleküllerini çekiyor. Ardından, bu moleküller M13 tarafından spesifik yapısal şekillere dönüştürülüyor. M13, elektrokimyasal etkileşimin yer alacağı geniş alanı, sivri yüzeye sahip manganez oksit oluşturarak ortaya çıkarıyor.
Sürecin son aşamasında, nano kabloların iletkenliğini artırmak için ortama paladyum metali ekleniyor.
MIT araştırmacıları, başarılı olmaları halinde elektronik cihazlarda kullanılan batarya ömrünü 2-3 katına çıkarabileceklerini düşünüyor.
Fareler üzerinde yapılan deneyler, nane ve biberiyenin öğrenme ve hafızayı olumlu etkilediğini gösterdi.

Nane ve biberiyenin farelerde öğrenme ve hafızayı olumlu etkilediği belirlendi.
Saint Louis Üniversitesi'nden Susan Farr ve ekibinin araştırması, bu bitkilerdeki bileşiklerin Alzheimer'ın göstergesi olan hafif bilişsel bozukluk (MCI) nedeniyle meydana gelen "kusurları" azaltabileceğini gösterdi.
Araştırma sonuçlarının "nane ve biberiye tüketiminin öğrenme becerisi ve hafızayı olumlu etkilediği" anlamına gelebileceğini belirten Farr, çalışmanın hayvanlar üzerinde yapıldığını hatırlatarak, insanların bu bitkilerden ne kadar tüketmesi gerektiğinin henüz bilinmediğini vurguladı.
Farr, nane ve biberiyenin beynin öğrenmeyi ve hafızayı denetleyen bölümünde serbest radikallerin neden olduğu oksidatif stresi azalttığına ilişkin bulgulara da rastlandığına dikkati çekti.
Çalışmanın sonuçları bu yılki "Neuroscience" toplantısında sunuldu.